

Yeni Aktüel Dergi, sayı no. 93, 19–25 Nisan 2007
Fotoğraf Rana Mullan
© UNICEF Türkiye 2006
İlk kez Yeni Aktüel’de okuyacağınız Unicef Çocuk Yoksulluğunun Önlenmesi Raporu’na göre, 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 83. yılını kutladığımız şu günlerde ne yazık ki ülke çocuklarının durumu pek de bayramlık sayılmaz. 15 yaş altındaki 5.6 milyon çocuk gıda ve gıda dışı yoksulluk içinde yaşıyor; 770 bin çocuk işçi olarak çalışıyor; 1000 bebekten 29’u bir yaşını tamamlamadan, 37’si beş yaşından önce hayatını kaybediyor …
Hepimizin daha ilkokul birinci sınıfta öğrendiğimiz şarkı şöyle başlar: Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan!
Ne de olsa 23 Nisan, çocukların en kutlu bayramıdır. Ama hangi çocukların? Unicef’in ülkemizdeki yoksul çocuklarla ilgili araştırma ve verilerden yola çıkarak hazırladığı rapora bir göz attığınızda, bayram sevinci kursağınızda kalıyor. Raporun sonuçlarına ve uzmanların söylediklerine bakılırsa, 23 Nisan geleneği sembolik makam devir teslimi de çok farklı olmalı. Örneğin yöneticiler koltuklarını tarlada pamuk toplayan Mahmut’a, 13 yaşında anne olan Esma’ya, simitçi Murat’a, sokak çocuğu Kerem’e ya da kardeşlerine bakmak için ilkokul 5. sınıftan sonra okumayan küçük Selma’ya bırakmalılar ki anlamı olsun!
Ardı ardına yaşanan krizler ve büyüyen işsizlik nedeniyle Türk ailesinin uzun zamandır ekonomik açıdan sıkıntıda olması yeni haber sayılmaz. Ancak, rapora göre tüm demografik gruplar içinde yoksulluk oranı en yüksek grubun çocuklardan oluşması, tam da bayram haftasında insanı bir kez daha durup düşünmeye sevk ediyor. Bugün toplam nüfusumuzun yüzde 38’i 19 yaş altında. 0-6 yaş arasındaki çocuklar ise nüfusun yüzde 11’ini oluşturuyor. Yani yaklaşık 7 milyon ‘küçük insan’ haklarını korumaktan aciz ve bir yetişkinin bakımına muhtaç. Çocukların hem savunmasız hem de ülkenin geleceği oldukları düşünülürse yoksulluk içinde büyüyen çocuklar, hem kendi gelecekleri hem de toplumun geleceği açısından büyük risk taşıyor.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu Çocuk Yoksulluğu Çalışma Grubu’ndan Prof. Dr. Ayşe Buğra Ülkenin orta gelir düzeyinin yüzde 60’ından daha az bir gelirle yaşamak zorunda kalan hanelerin çocukları, yoksul çocuklardır
diyor.
Bu tanıma göre yıllık 1.830 Euro’dan az geliri olan ailelerin çocukları, yoksulluk içinde büyüyor. Raporda yer alan bilgilere baktığımızda, ülkede yoksulluk oranının yüzde 20.5 olduğunu görüyoruz. Sonuç; 7.2 milyon kentli ve 10.9 milyon kırsal bölgede yaşayan insan beslenme, barınma ve giyim ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yoksul! Ama bu rakamlar yaş grubu düştükçe ve kırsal bölgelere gidildikçe daha yüksek oranlarda seyrediyor. Bugün 15 yaş altındakilerin yüzde 27.7’si, yani yaklaşık 5.6 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşamak zorunda. Kırsal bölgede yaşayan 15 yaş altındakilerin durumuysa çok daha vahim. Çünkü, yüzde 40.6’sı hayata geldikleri andan itibaren yoksullukla mücadele ediyor.
Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan çocukların yüzde 40’ı (yaklaşık 500 milyon çocuk) günde 1 doların altında bir gelire sahip. Oysa, küresel gelirin yüzde 1’iyle (yıllık yaklaşık 80 milyar dolar) bu çocuklar yoksulluktan kurtulabilir.
Fotoğraf Rana Mullan
© UNICEF Türkiye 2006
Prof. Dr. Ayşe Buğra’ya göre güncel literatürde yoksulluk ölçütü olarak kişi başına gelir miktarı kullanılsa da, özellikle çocuk yoksulluğunu ekonomik bir terim gibi değerlendirmemek gerekiyor.
Yoksulluk, insanların yaşadıkları topluma eşit bireyler olarak katılmalarını engelleyen bir durum
diyor Prof. Dr. Buğra:
Tabii bu gelirle ilgili; ama onun yanı sıra eğitim haklarından eşit faydalanmamayı getiriyor, sağlık hizmetlerinden de. Aynı zamanda yoksul ailelerin yaşadıkları alanlarda çocukların kullanabilecekleri park, bahçe, oyun alanları olmuyor. Dolayısıyla çocuk, çocukluğunu yaşayabileceği rahat bir toplumsal ortam bulamıyor ve topluma katılımı engelleniyor. Bu da ilerde çok büyük sorunlar yaratıyor. Diğer taraftan yoksul ailelerdeki çocuklar iyi eğitim alamıyor, sağlıksız oluyor.
Sağlık hizmetleri yoksul çocuklar için hayati önem taşıyor. 2003 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) verilerine göre ülkemizde her yıl canlı doğan 1000 bebekten 29’u bir yaşını tamamlamadan, 37’si beş yaşından önce hayatını kaybediyor. Bu rakamlar gelişmiş ülkelerle, hatta komşu ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yüksek. Ayrıca ülkemizde çocukların neredeyse yarısı (yüzde 46) tam olarak aşılanmıyor; yüzde 3’üne hiç aşı yapılmıyor. Ailelerin yarısı gerektiğinden fazla, dörtte biri gerektiğinden daha az kalori ve proteinle besleniyor. Hayvansal protein (et, yumurta, süt, yoğurt gibi) tüketimi Avrupa ülkelerinin üçte biri kadar. Sonuç olarak çocukların yüzde 12’si kısa boylu-bodur kalıyor; yüzde dördü zaten düşük kilolu doğuyor. Yetersiz beslenme de çocuk yoksulluğunun en önemli etkilerinden biri. Bu kriter de diğerlerinde olduğu gibi ülkenin doğusuna gittikçe yüksek oranlara ulaşıyor. Doğu bölgelerinde çocukların yüzde 7.7’sinde ileri derecede yetersiz beslenme görülürken, bu oran batıda yüzde 1.9’a düşüyor.
Dünyada her yıl 15 yaşın altındaki 27 bin 900 çocuk yaralanma ve şiddet yüzünden hayatını kaybediyor.
Fotoğraf Rana Mullan
© UNICEF Türkiye 2006
Prof. Dr. Şükrü Hatun’un Yoksulluk ve Çocuklar Üzerine Etkileri başlıklı makalesinde değindiği üzere yoksulluk arttıkça evde paylaşılan besinler de azalıyor ve yoksulluk en çok annelerle, küçük bebekleri çaresiz bırakıyor. Unicef’e göre yoksulluk çocukların hem bedenlerini hem de zihinlerini tahrip ediyor ve sonuçta daha sonraki kuşaklara geçerek bir ‘kısır döngü’ye neden oluyor.
Prof. Hatun, makalesinde yoksulluğun en doğrudan sonucunun açlık olduğunu belirtiyor ve devam ediyor:
Açlık organizma için gerçek bir şiddettir, çünkü açlık sırasında harekete geçen hormonlar ‘yıkıcı’ hormonlardır. Başta glukagon ve katekolominler olmak üzere açlıkla harekete geçen hormonlar önce karaciğerdeki glikojeni, sonra yağ dokusunu ve son olarak da kas dokusunu yıkar. Şiddetin en önemli özelliği ‘yıkıcılık’ olduğuna göre, açlığı biyolojik/hormonal bir şiddet olarak tanımlamak yalnızca ‘mecaz’ değildir.
Tam da bu nedenle en önemli açlık nedeni olan yoksulluğu Mahatma Gandhi Yoksulluk, şiddetin en kötü şeklidir
diye tanımlamış. Gerçekten de açlık sırasında ‘şiddet’ dönemlerine benzeyen bir organik, ruhsal huzursuzluk, düzensizlik yaşanıyor ve böyle olduğu için açlık geleceğe sarkan etkilere neden oluyor. Prof. Dr. Şükrü Hatun, Son yıllarda psikiyatride popüler olan ‘posttravmatik stres bozukluğu’ kavramı böyle bir süreci anlatır
diyor; ve bu sözler, son dönem hızla yayılan şiddet olaylarındaki artışın en temel nedenini de açıklıyor gibi.
Aileleri eğitim giderlerini karşılayamadığı ya da aileye gelir sağlamak zorunda kaldıkları için, yoksul çocukların eğitim alma hakkı da engelleniyor. Unicef Raporu’nda Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BKH) tüm kız ve erkek çocukların temel eğitim alması hedefine 2005 yılı sonunda ulaşılamadığı belirtiliyor. Haydi Kızlar Okula! gibi kampanyalar, kız çocuklarının ilköğretime erişim ve devam oranlarının iyileştirilmesine yardımcı olsa da toplam kayıt 2004’te ancak yüzde 92’ye yükseltilebildi.
Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) Dr. Dinesh Sethi: Düşük ve orta gelirli ülkelerdeki çocuklar, yüksek gelirli ülkelere göre 4 kat daha fazla yaralanarak ölme riski taşıyor.
Fotoğraf Rana Mullan
© UNICEF Türkiye 2006
Prof. Dr. Ayşe Buğra da bu tür kampanyaları soruna dikkat çekmek açısından faydalı bulduğunu ancak esas olarak problemin devlet tarafından çözülmesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:
Eğitimde projecilik ve hayırseverlik anlayışı hakim olmaya başladı. Oysa Hükümet’in yapması gereken eğitime ayrılan kaynakları arttırmaktır. Bu sorumluluğun başkalarına aktarılması eğitimde son derece büyük tehlikelere yol açabilir.
Raporda da temel eğitim, sağlık hizmetlerine erişim ve sosyal koruma maliyetlerini karşılamaya yönelik mali kaynakların çocuk yoksulluğunun önlenmesi açısından elzem olduğu vurgulanıyor. Ne var ki Türkiye’nin 2005 itibariyle eğitime harcadığı yaklaşık yüzde 7’lik Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GYH) yüzde 62’si kamu finansmanlarından, yüzde 35’i ise hane halkı harcamalarından karşılanıyor. Rapor, ülkemizdeki ailelerin eğitime Kore ve ABD dışında tüm diğer Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkelerinden daha fazla para harcamak zorunda kaldığını belirtiyor.
Prof. Dr. Ayşe Buğra kamu harcamalarından eğitime yeterince kaynak aktarılmamasının sonuçlarını şöyle açıklıyor:
Bu sebeple ailelerden ‘zorunlu bağış’ adı altında para toplanıyor ve bu bağışı veremeyen yoksul ailelerin çocukları, eğitim hakkından eşit derecede faydalanamıyor. Bugün kamu okullarında bile iki farklı sınıf uygulaması var. Bağış yapan ailelerin çocukları, daha az sayıda öğrenciyle, bilgisayar olanaklarından yararlanarak eğitim alıyor.
Prof. Dr. Ayşe Buğra ve Unicef Çocuk Yoksulluğunun Önlenmesi Raporu’na göre ailelerin çocuk üzerinden desteklenebileceği politikalar, çocuk yoksulluğuyla mücadelede en etkili yöntemlerin başında geliyor. Örneğin, ülkemizde de uygulanmakta olan ve özellikle kız çocukların okula devam etmesi ve periyodik olarak sağlık kontrolünden geçirilmesi koşuluyla yapılan şartlı nakit transferi gibi … Ancak, Dünya Bankası kredisiyle yürütülen bu uygulama için tahsis edilen kredi, tam da Çocuk Bayramı’nı kutladığımız şu günlerde bitmek üzere.
Uygulama için kaynak çıkarılmadığı taktirde bu yardım sayesinde okula devam edebilen çocuklar, gelecek sene 23 Nisan’ı tekstil atölyelerinde, pamuk tarlalarında, mendil satarken ya da evde kardeşlerini uyuturken kutlayacak gibi görünüyor.
Önceki sayfa
|
Sonraki sayfa
Yardımcı menü’ye atlayınız yada listeden bir seçeneği seçiniz ▼
ÇOCUKLARIN KORUNMASI KONULU DİĞER BASIN AÇIKLAMALARI
Burası iyi bir okul. Diğerlerinden daha iyidedi.